26 Aralık 2012 Çarşamba

Vücudunuzu kışa hazırlayın

Hastalık mevsimi kış aylarını yatağa düşmeden atlatmak için neler yapmalı? Vücut kışa nasıl hazırlanmalı? Nelere dikkat etmeli? Neleri yapmamalı? 

Uzmanlar, sağlıklı bir kış geçirmek için, düzenli uyku uyunmasını, her gün ılık duş alınmasını, beslenmeye, diş ve ağız sağlığına gereken önemin verilmesini öneriyor.

Bunaldığımız sıcak yaz günleri artık gerilerde kaldı. Günler iyice kısaldı, havalar serinledi. Güneş yüzünü arada gösterse de hüznü ve hastalıkları ile kış kapımızda. Acaba vücudunuz kışa hazır mı? Nezle, grip, bronşit gibi sizi pusuda bekleyen hastalıklara karşı neler yapmalısınız? Nelere dikkat etmelisiniz?

İşte sağlıklı bir kış geçirmek için neler yapmamız gerektiğini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, sizler için anlattı.

Düzenli uyku

Uyku, sağlığınız için çok önemlidir. Düzenli uyku, vücudumuzu enfeksiyonlara karşı güçlendirir. Günde ortalama 8 saat uyuyun. Mümkün olduğu kadar hep aynı saatlerde yatağa girin. Erken yatın, erken kalkın.

Uygun giysiler

Ne çok kalın, ne de çok ince giyinin, yani ne üşüyün ne de terleyin. Çok kalın ve yünlü giyecekler yerine, birçok ince kıyafeti üst üste giyinin. Şemsiyesiz veya yağmurluksuz sokağa çıkmayın.

Güneşi kaçırmayın

Güneşli günleri değerlendirin. Her fırsatta güneşlenin. Güneş ışınlarının vücudun savunma sistemini güçlendirici etkileri vardır. D vitamini oluşumunu artırır, kalsiyum metabolizmasına destek olur.

Ilık duş alın

Mümkünse her gün ılık duş alın. Duş, vücuda dirilik, enerji ve güç verir. Günün yorgunluğunu daha kolay atarsınız. Sauna da sağlık için yararlıdır. Terleyerek vücudunuzu toksinlerden arındırabilirsiniz. Vücudun bir sıcak bir soğuk suya maruz kalması, kan dolaşımını canlandırır. Haftada 1 gün sauna yeterlidir.

Ağız sağlığına önem verin

Dişlerinizi ve diş etlerinizi günde en az 2 kere fırçalayın. Her gün birkaç kez ağzınızı soğuk suyla gargara yapın. Çürük dişleriniz varsa, mutlaka bir diş hekimine görünün.

Spor yapın

Spor insanı hem dinlendirir, hem sinir sistemini rahatlatır, hem de bağışıklık sistemini güçlendirir. Spor yapan kişiler enfeksiyonlara daha dirençlidirler. Düzenli spor yapın. Fırsat bulduğunuzda şehir yakınındaki orman ve parklarda yürüyüşe çıkın, bisiklete binin, tenis oynayın.

Beslenme

Bol sebze ve meyve yiyin. A, C ve E vitaminlerince zengin soğan, sarımsak, havuç, limon, portakal, mandalina, greyfurt, yeşilbiber, marul ve salatayı sofranızdan eksik etmeyin. Bitkisel yağları tercih edin. Haftada en az 1 kez balık yiyin.

Sigaradan uzak durun

Sigara ve alkolün her ikisi de vücudumuzun sinsi düşmanlarıdır. Bağışıklık sistemini çökertirler, enfeksiyon ve alerjilere zemin hazırlar. Birçok kanserin nedeni sigara ve alkoldür. Değil içmek, sigara içilen ortamlarda bulunmak bile zararlıdır.

Odanızı havalandırın

Bu mevsimde zamanımızın çoğunu kapalı ortamlarda geçirdiğimiz için, işyeri ve evimizin havasının temiz olması çok önemlidir. İdeal oda ısısı 20 derecedir. Odalarınızı her gün havalandırın. Kaloriferler yandığında radyatörlere su kapları koyarak ortamın havasının nemli olmasını sağlayın, çünkü kuru hava solunum yollarını tahriş eder. Alerjiniz varsa, evde kedi, köpek, kuş gibi tüylü hayvanları beslemeyin.

Aşksız da yaşanabileceğini öğrenmelisiniz

İkili ilişkilerde yaşadığınız birçok başarısızlığın ardından artık kalbinizin daha fazlasını kaldıramayacağını düşünüyorsanız aşksız da yaşanabileceğini öğrenme zamanınız geldi demektir.

Sonsuz aşkın sadece filmlerde yaşandığına iyice inandınız ve gönül işlerinden vazgeçtiniz. Her ne kadar radikal bir karar olsa da, bunu kısa bir süre için kendinizi dinleyip artı ve eksilerinizi daha iyi belirlemekte kullanıp bir sonraki ilişkinizde aynı hataları tekrarlama riskini en aza indirme şansını elde edebilirsiniz.

Diğer tarafta, bu kararınız yaşamınızın sonuna dek karşı cinsle olan tüm gönül ilişkilerinin sonu anlamına geliyorsa, birtakım ciddi problemler söz konusu olabilir.

Yalnızlık arzusu

Yaşanılan kötü ilişkilerin sonucunda mantığın; ‘Artık her şey bitti…’ demesiyle, ilerisini düşünmeden yaşamın bir kenara atılması ise insanların çoğu kez öfkeyle kalkıp zararla oturmasına neden oluyor.

Bazı kadınların bu kararları doğru insanla tanışana kadar sürüyor ve tekrar sırılsıklam aşık olmaktan çekinmiyorlar. Böyle durumda kadın, ilişkisini sadece erkeklerle kesmekle kalmayıp, sosyal yaşamdan da kopup tamamıyla yalnız bir yaşamı seçebiliyor. Kimi zaman arkadaşlarının sinema ya da yemek davetini bin bir yalan uydurarak geri çevirebilirken, giderek anti-sosyal bir hale gelen yaşamının onu depresyona sokması ise kaçınılmaz bir gerçek.

Birisine açılmak…

Uzmanlara göre insanın kendini en yakın arkadaşına bile açılamayacak kadar çaresiz hissettiği bu gibi durumlarda bir yakınınıza ya da bir psikologa açılmak olduğunu belirtiyorlar.

İşlerin neden yolunda gitmediği hakkında başkalarından duyacağınız objektif yaklaşımlar belki de size yeni bakış açılan kazandırarak sorunun aslında sizden kaynaklandığını ortaya çıkarabilir. Bu cevaplara tek yolu ise sizi iyi dinlediğine inandığınız biriyle karşılıklı konuşmaktır.

Evde temizlik kısır yapıyor!

Türk bilim adamları evde kullanılan deterjan ve temizlik ürünlerinin zehir saçtığını belirledi.

Araştırmaya göre, evde kullanılan temizlik ve kişisel bakım ürünleri insanları zehirliyor. Bu ürünlerdeki çeşitli maddeler kısırlık, kanser, astım, akciğer ve böbrek hasarı yapabiliyor.

Bugün'ün haberine göre; TÜBİTAK tarafından yayınlanan 'Bilim ve Teknik' dergisinin son sayısında yayımlanan bir araştırma evlerimizde kullandığımız temizlik ve kişisel bakım ürünlerinin ne tür tehlikeler içerdiğini göz önüne seriyor.

Hacettepe Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Adil Denizli ve Doç. Dr. Handan Yavuz'un kaleme aldığı "Evdeki zararlı maddeler" adlı makalede, birçok evsel ürün ve kozmetikte bulunan PFC adlı kimyasal maddenin kadınlarda doğurganlığı azalttığını belirtiyor.

YÜZDE 75'İ TEST EDİLMEMİŞ

Binden fazla hamile kadın üzerinde yapılan araştırmanın sonuçlarına göre kadınların kanlarında yüksek seviyelerde per floro kimyasalları (PFC) tespit edildiği ve kadınların çok daha zor hamile kaldığı ortaya çıktığını vurguluyor. Uzmanlar, su, kir veya yağa dayanıklı tekstil ve deri üretiminde kullanılan PFC'lerin ayrıca tırnak cilaları, diş macunları ve cilt nemlendiriciler gibi kişisel bakım ürünlerinde de bulunduğunu kaydediyor.

Denizli ve Yavuz’a göre evsel temizlik malzemeleri, kısırlığın yanı sıra nörolojik, akciğer ve böbrek hasarları, kanser, körlük ve astım gibi ciddi rahatsızlıklara da yol açıyor. Çok kullanılan 15 bin kimyasal maddeden yaklaşık yüzde 75'inin henüz zehirlilik testi yapılmamış. Ortalama bir evde bulunan 150'den fazla kimyasal madde alerji, doğum kusurları, kanser ve psikolojik bozukluklara sebebiyet veriyor. Bunun yanı sıra kişisel bakım ürünlerinde bulunan kimyasal maddelerin 884'ü zehirli.

Vücutta birikme yapıyor

Zehirli kimyasalar hayatımıza girdikçe, vücudumuzdaki yağ dokusunda biriken zehir seviyesi de aynı oranda artıyor. Bu yönde yapılan biyobirikim çalışmaları, bazı zehirlerin yaşamımız boyunca vücudumuzda biriktiğini gösteriyor. Uzmanlara göre, evlerde kullanılan en tehlikeli üç temizleme ürünü; lavabo açıcılar, fırın ve asidik tuvalet temizleyiciler. Böcek öldürücüler ve oda spreylerinin kullanılması da tavsiye edilmiyor. Uzmanlar, genel amaçlı ürünlerden ziyade belirli amaçlara yönelik ürünler tercih edilmesini öneriyor.

Erkeklerin ilkel savunma yöntemi

Erkeklerin cinsel hayatlarındaki en büyük kabuslarından biri hiç kuşkusuz ki erken boşalmadır. Hemen her erkek hayatının bir döneminde erken boşalma sorunu yaşayabilir. Boşalma kontrol edilebilen bir reflekstir ve erken boşalmanın yüzde 100 tedavisi vardır. Peki erkekler neden erken boşalır? Erken boşalma genetik midir, yoksa öğrenilmiş bir refleks midir? Erken boşalmada psikolojinin rolü nedir? 

Erken Boşalma Eski Devirlerden Beri Var

Erken boşalmanın erkeklerin en sık yaşadığı cinsel sorunlardan biri olduğunu söyleyen Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) Genel Başkanı Dr. A. Cem Keçe; "Erken boşalma, erkeğin boşalma refleksi üzerinde istemli kontrolünün olmaması durumudur. Erkekler bize en çok erken boşalma şikayeti ile başvurmaktadırlar. Erken boşalma genellikle halk arasında partnerini tatmin edemeden boşalma, penis vajinaya girmeden, değer değmez ya da penis vajinaya girdikten birkaç dakika sonra boşalma olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlar kısmen doğru olmakla birlikte aslında erken boşalma yerine denetimsiz boşalma ifadesini kullanmak daha uygun olacaktır. Yani önemli olan erkeğin ne kadar sürede boşaldığı değil, boşalma refleksi üzerinde istemli kontrolü olup olmadığıdır" dedi.

Erken boşalmanın çok eski devirlerden beri var olduğunu söyleyen Dr. Keçe; "Erken boşalma bize göre kazanılmış bir reflekstir. Çok eski devirlerde ilkel çağlarda yaşayan insanlar doğada yaşamlarını sürdürmek ve canlarını korumak zorundaydılar. Seks yaparken de bir yandan da her an vahşi bir hayvanın saldırabileceği korkusunu yaşamaktaydılar. Bu nedenle de erkek bir an önce işlerini bitirmeyi yani boşalmayı amaçlıyordu. Seksten keyif almak için huzurlu bir ortam gereklidir. Eğer huzur yoksa ve tehlike varsa vücutta adrenalin salgılanır ve kişi bir an önce bulunduğu ortamdan kaçmak ister. Yani erken boşalma da insanın kendini korumak için geliştirdiği bir savunmadan oluşmuş ve nesilden nesile aktarılmış bir davranış örüntüsüdür. Yani erken boşalma ilkel bir savunmadır" dedi.

Sevişirken İnsan En Savunmasız Halindedir

Seksin kişinin en saf ve savunmasız hali olduğunu söyleyen CİSED Genel Başkan Yardımcısı Psk. Gülüm Bacanak; ise, "Sevişirken insan en saf, en savunmasız halindedir, tehlikelere karşı açıktır. Bu, hem dışarıdan gelebilecek fiziksel tehlikeler olabileceği gibi, hem de başka bir insanla özel bir anı paylaşma ve ona karşı korunmasız durumda olmanın yaratabileceği tehlikedir. Yani erkek bazen bu yakınlıktan korkabilir ve yakınlığa karşı bir koruma kalkanı olarak da erken boşalma ortaya çıkabilir" diye konuştu.

Erken boşalmanın birçok farklı nedene bağlı olarak oluşabildiğini söyleyen Psk. Bacanak; "Cinsel sorunla karşılaşmak ve bunu kabul etmek erkek için kolay değildir. Çünkü erkekler cinsel performansı erkekliğin göstergesi olarak görürler. Erken boşalan erkekler bu durum karşısında partnerlerinden utanırlar ve  özür dilerler. Bu çok yanlış ve yapılmaması gereken bir davranıştır. Ayrıca, bütün suçu penislerinde görürler ve penisi kontrol edemedikleri için kızarlar. Oya ki erken boşalmada suçlu olan penis değildir, olusuz düşüncelere ve bilişsel çarpıtmalara sahip olan beyindir"  dedi.

Erken Boşalma, Erkeğin Hayata Karşı Duruşu Olabilir

Erken boşalma erkeğin hayata karşı duruşu ve hayatı algılayış biçiminin bir sonucu olarak da yaşanabilir. Erken boşalan erkeklerin ortak özellikleri vardır. Bunlar;

- Hızlı yemek yerler,
- Hızlı araba kullanırlar,
- Hızlı konuşurlar,
- Her konuda aceleci ve sabırsız davranırlar,
- Çabuk sinirlenirler, stresli ve gergindirler,
- Kontrolsüz davranışları vardır,
- Ya çok çabuk güvenirler ya da güven duymada zorlanırlar,
- Kaygılı ruh halleri vardır,
- Çocukluklarında babalarıyla sorunları vardır,
- Çocukluklarında yataklarını ıslatmışlardır,
- Genellikle eğitim düzeyleri yüksektir,
- A tipi kişilik yapısına sahiptirler. Yani rekabetçi, sosyal alanda ve mesleğinde hırslı, sabırsız, aynı anda birkaç iş yapmayı seven, insanlara ve olaylara çabuk sinirlenen, onaylanmayı bekleyen, sorunlu bir dinlenme tarzı olan, daima telaşlı, vb. özellikleri vardır. Eğer erkek bu özelliklerini kontrol edemezse yatakta boşalmasını kontrol etmesi de çok zordur. Çünkü erken boşalma erkeğin hayata karşı bir duruşu, varoluş şekli de olabilir.

21 Aralık 2012 Cuma

Bebeklerde Ürolojik Muayene...

Yeni doğan çocuklarda ürolojik muayene büyük önem taşır. Özellikle inmemiş testis ve fimozis denilen sünnet derisinin darlığı açısından yeni doğan erkek çocukların üroloji uzmanı tarafından kontrol edilmesi gerekir.

İnmemiş Testis Nedir?

Testislerin doğumda torbada olmama durumudur. Testisler sıcaktan çok etkilenir ve vücut sıcaklığı torbanın sıcaklığından daha yüksektir. Dolayısıyla torbaya inmemiş yani vücut içerisinde kalmış testisler yüksek ısıya maruz kalmaktadır. Yüksek ısının testisler üzerinde iki temel etkisi olmaktadır. Bir tanesi sperm üretiminin durması ve dolayısıyla erişkin dönemde kısırlığa yol açması, bir diğeri testiste tümör görülme ihtimalinin normal çocuklara göre 10 kat artmasıdır.

Testis gelişimi 2 yaşında tamamlanır. Dolayısıyla 2 yaşından önce inmemiş testis saptandığı durumlarda en kısa zamanda tedavisinin planlanması gerekmektedir. Testislerin durumu, çapları, çocuğun yaşı gibi etkenlere göre ya bir ameliyat ya da hormon tedavisi uygulanmaktadır.

Fimozis Nedir?

Sünnet derisinin idrar yapmayı kısmen ya da tamamen engelleyecek derecede dar olmasıdır. Çocukta idrar yapmada güçlük, idrar yapma esnasında ağlama, büyüme geriliği, sebepsiz ateş ve böbrek fonksiyonlarında azalma ve hatta böbrek yetmezliğine kadar gidebilen sonuçlara yol açabilmektedir. Dolayısıyla fimozisin erken saptanması ve tedavi edilmesi gerekmektedir.

Fimozis hastalığının ideal tedavisi sünnettir. Yeni doğan döneminde damar ve sinir gelişimi tamamlanmadığından sünnet daha kansız ve iyileşme hızlı olmaktadır.

Sünnet Nedir?

Sünnet, penisin ucunu örten derinin cerrahi olarak alınması ile penis ucunun açığa çıkarılmasıdır. Peki, sünnet ne zaman ve nasıl yapılmalıdır?  Sünnet konusunda çeşitli görüşler bulunmakla birlikte en yaygın olarak kabul gören ve en sağlıklı olanı, bebeklerin doğar doğmaz ve üroloji uzman tarafından sünnet edilmesidir.

Sünnetin Faydaları

• Sünnet derisi iltihabı hastalıkları sünnetten sonra görülmez.
• Sünnet derisi altında idrar toplanması ve sonuçta iltihaba dönüşüp böbreklere zarar vermesi durumu sünnetten sonra görülmez.
• Sünnetsiz olanlarda penis kanserleri görülmesi sıklığı 10 kat fazladır.
• Sünnetsiz erkeklerin eşlerinde rahim ağzı kanserlerine daha sık rastlanır.
• Sünnetsizlerde cinsel yolla bulaşan hastalıklar daha sık görülür.
• Yeni doğan dönemde yapılan sünnet esnasında belirgin bir kanama olmaz.
• Yeni doğan bebeklerde sünnetten sonra yara daha çabuk iyileşir.
• Sünnetin erişkin yaş döneminde cinsel hayatta olumlu katkısı bulunmaktadır.

İlk öpüşme için tüyolar

Dudaklarınız ilk defa öpücük yüzü görüyorsa dünyanın o andan itibaren değişmeye başladığını düşünürsünüz. İlk anda yaşadıklarınızın tarifi zor ama oldukça heyecanlıdır. Peki, ilk öpüşmede nelere dikkat etmelisiniz? İşte cevaplar…

Sevgiliniz sizin onu öpmenizden memnun mu? Öpüşme ile aranızda bir kimya olduğu gerçeği doğru mu? İlk öpüşme bir ilişkide çok önemlidir ve bu tavsiyelere bir göz atın…

Doğru zaman

Öpüşme ile ilgili olan ilk soru doğru zamanın ne zaman olduğudur. Çünkü karşı tarafın beklentilerinden önce yapacağınız bir öpme hareketi yanağın size ters çevrilmesine sebep olabilir. Peki, ne zaman öpüşmeli? Araştırmalara göre çoğu kadın 2. buluşmada kendini öpüşmeye daha hazır hissediyormuş. Ayrıca hatunu kapısına kadar bıraktınız ama orada sürekli oyalanıyorsunuz mutlaka o da sizin öpüşmek istediğinizi anlayacak fakat sizin bu hareketi beklenmeyen bir zamanda yapmanız gerekiyor. Çünkü o kapı önündeki beklemeler size artı puan kazandırmayacak. En beklemediği anda duyguların yoğun olduğu bir zamana kendinizi ayarlayın yeter.

İlk öpüşme her zaman için karşı tarafın zihninde heyecan yaratmalı. Yaratıcılık ve sürpriz faktörü size artı puan kazandıracaktır. Romantik bir anın içinde olduğunuzu hissettiğiniz zaman aslında yer ve zaman pek önemli olmayacak.

Erkek ve kadın birlikte lider olmalı

Çoğu insan ilk öpüşmenin ateşini erkeğin yakması gerektiğine inanır. Ama erkeklerin çoğu da bir kadının ona ilk hamleyi yapmasından hoşlanır. Araştırmalarda erkek deneklere yöneltilen sorulardan birine cevap ise şöyle oldu:

“3. buluşmamızda henüz öpüşmemiştik. Her buluşmamızda 4-5 saat yalnız kalıyorduk ama bir türlü gereken hamleyi yapamıyordum. 4. buluşmamızda sabah erkenden dairemin kapısı çalındı ve karşımda onu gördüm. Hiçbir şey demeden beni o an öptü. İşte bu öpüşmeyi hayatım boyunca unutmayacağım kesin.”

Bu örnekte de görüldüğü gibi hem sürpriz hem de beklenen dışında olan bir olay gerçekten büyük etki yapmış.

Daha fazlasını sonraya bırak

Biliyoruz ilk öpüşmenizin oldukça ateşli olmasını ve uzun sürmesini istiyorsunuz ama böyle bir durum sizin kaba ve aceleci olduğunuzu ona gösterecektir. Kadınlar için ilk öpüşmenin agresif ve sulu olması en kötüsü olarak algılanmaktadır.

Şehvet size artı puan kazandıracak

Standart bir öpücük çoğu zaman ilk için yeterli olabilir. Ama birçok erkek ve kadın tarafından verilen yanıtlarda ekstra romantizm ve manevraların öpüşmenin tutku derecesini arttırdığı belirtildi.

Garip hareketler sizin için eksi puan

Kızı öpeceğiniz zaman saçı veya kulağıyla oynamanız onun hoşuna gidecektir ama sakın kollar ve bacak gibi uzuvları işe karıştırmayın.

Sonuç olarak

Orijinallik her zaman ilk öpüşmeler için uygun değildir. Eğer unutulmayan bir öpücük istiyorsanız içinizdeki sevgiyi ona göstermenin yolunu duygusal bir an yaşatarak gösterin.

Sürekli aşkın formülleri

Büyük aşklarla başlayan evlilikler bile, bir süre sonra yerini monotonluğa bırakır… 

Bunu önlemek için çiftler mutlaka kendilerine de zaman ayırmalıdır. Evliliklerde çiftler bazen etraflarında başka insanlar, aktiviteler olduğunu unuturlar ve sadece birbirlerine odaklanırlar. Bu, anlaşılır bir durum olmakla birlikte dışarıya açılan bir pencereniz olmazsa bir süre sonra birbirinizi boğabilirsiniz.

Eşinizle tanışmadan önce bir sürü kız arkadaşınızla birlikte olurdunuz, ailenize daha fazla zaman ayırırdınız, iş yerinizde daha fazla vakit geçirirdiniz ya da kendinizi geliştirmek için kurslara giderdiniz.

Bağımsız olun
Peki, şimdi ne oldu, sevgili kocanız hayatınızın merkezi haline geldi. Bunun yerine, bir birey olarak değerinizin farkına varın ve arkadaşlarınızla birlikte ondan bağımsız aktivitelerde de bulunun. Böylece hem kendinizi iyi hissedersiniz hem de evliliğiniz monoton bir hale gelmez.

Sosyal hayatınız sadece diğer çiftlerle birlikte geçiyorsa hayatınız çok sıradan hale gelebilir ve kendinizi ölmüş ve evlilik cehennemine gitmiş gibi hissedebilirsiniz. Bunu hem onun arkadaşlarıyla hem sizin arkadaşlarınızla, iş ve okul arkadaşlarınızla, komşularınızla, ailenizle, yeni edineceğiniz arkadaşlarınızla görüşerek aşabilirsiniz.

Ailesine karşı saygılı davranın
Kayınvalideniz ya da kayınpederiniz sizi sevmeyebilir ve dedikoducu olabilir, her şeye burunlarını sokabilirler ya da sizi bulunduğunuz ortamlarda utandırabilirler. Ne olursa olsun, her gördüğünüz yerde kollarınızı açıp onları kucaklamayı ihmal etmemelisiniz. Onlar hakkında ne düşündüğünüz önemli değil, kocanızı onların yetiştirdiğini düşünün.

Balık Etli Kadınlar Daha Zeki!

Kadınlar, fazla kilodan şikayet edip zayıflamanın yollarını aramasına rağmen biraz fazla kilonun kadınlara yararlı olduğu ortaya çıktı.

İsveç'te yapılan bir araştırma, ortalamanın biraz üzerindeki bir kilonun, kadınların aynı anda birkaç işi daha iyi yapabilmesine ve daha zeki olmasına yardımcı olduğunu ortaya çıkardı.

İsveç'in dünyaca ünlü araştırma merkezlerinden birisi olan Karolinska Enstitüsü'nce yapılan araştırmada, biraz fazla kilosu olan kadınların vücutlarının daha fazla östrojen hormonu salgıladıkları ve bunun da beyin fonksiyonlarını pozitif yönde etkilediği ortaya konuldu. Araştırmayı yürütenlerden Petra Thilers, bu konuda basına bilgilendirmede bulunurken, araştırmanın amacının "cinsellik hormonlarının beyin fonksiyonlarını nasıl etkilediğini tespiti" olduğunu kaydetti.

Beyine Pozitif Etkisi Var

On yıllık bir dönem içerisinde 40 ila 66 yaş arasındaki 301 kadını takip ettiklerini söyleyen Thilers, bu kadınların hormon seviyelerinin düzenli olarak ölçüldüğünü ve ona göre değişik testler yapıldığını aktardı. Buna bağlı olarak beyin ve hafıza kapasitesindeki değişiklikleri de incelediklerini dile getiren araştırmacı Thilers, kadınlardaki kilonun beyin üzerindeki bu pozitif etkisini gözlemlediklerini ifade etti. Thilers ayrıca bu fazla kilonun özellikle orta yaşa geçiş aşamasında yardımcı ve faydalı etkilerinin olduğunu ve beyni koruduğu iddia etti.

Bu tespite rağmen, İsveçli araştırmacı Thilers, şöyle bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmiyor: "Buna rağmen kimseye fazla kilolu olmasını tavsiye edemem. Çünkü fazla kilonun sağlığa birçok negatif etkileri var."

Makyaj kadınları iyimser yapıyor

Kadınların neden makyaj yapmayı sevdiklerini araştıran bilim adamları, yüzünü aynada makyajsız gören kadının, makyajdan sonra yüzünün başkalarına nasıl görüneceği öngörüsü ve iyimserliğiyle harekete geçtiğini belirlediler.

Daily Telegraph’ın haberine göre, bir Japon kozmetik firması için, beyin uzmanı Dr. Ken Mogi ve ekibi tarafından yapılan ve 2 yıl süren araştırmada, kadının yüzünü makyajlı ve makyajsız olarak nasıl algıladığıyla ilgili beyinde farklı faaliyetlerin bulunduğu belirlendi.

Beyin tarama cihazı kullanan bilim adamları, beynin kaudat çekirdeğindeki faaliyetleri incelediler. Tarama sonucunda, bir kadın kendini makyajsız gördüğü vakit başkalarının kendisini nasıl göreceğini öngördüğünü ve beynin “ödül sisteminin” harekete geçerek zevk hissi veren dopamin salgıladığını saptadılar.

Araştırmacılardan Keişi Saruwatari, “Daha önceki araştırmalardan biliyoruz ki, beynin bu bölümü harekete geçtiğinde belli faaliyetlerden zevk alırız. Bunu şöyle yorumluyoruz; bir kadın yüzüne baktığında makyaj yaptığı zaman nasıl görüneceğini tahayyül ediyor” dedi.

Saruwatari, “Burada beklenti, teşvik ve hevesin bir karışımı söz konusu. Makyaj kadınlarda, diğerleriyle ilişki kurulmasına ve zevk duyulmasına katkıda bulunuyor” diye ekledi. Bilim adamları araştırmadan önce, kadınların makyajdan sonra pozitif hisler içine girdiklerini düşünüyorlardı.

Bunun kadınlar arasında yapılan bir araştırma olduğunu hatırlatan bilim adamları, bir erkek sabah traş olduğunda ve yüzüne traş kolonyası sürdüğünde de benzeri hisler içinde olabileceğini söylediler.

Zayıflama garantili besinler

Yapılan araştırmalar sonucunda, tüketilmesi halinde kilo vermeye kesinlikle yardımcı olan 6 besin çeşidi tespit edildi. Uzmanlar, her biri sağlıklı ve zayıflatıcı özelliğe sahip bu besinleri zayıflamak isteyenlerin sofralarından eksik etmemelerini tavsiye ediyor. İşte zayıflama garantili bu besinler…

Yeşil çay

Büyük boy bardak buzlu yeşil çay veya bir büyük bardak sıcak yeşil çay içmek farklılığı başlatabilir. Yapılan son çalışmalarda gönüllü olarak 3 ay boyunca her gün bir şişe yeşil çay içenler, diğer gruba oranla daha fazla yağ kaybetmiştir. Araştırmacılara göre yeşil çayın içinde bulunan kateşinler (yararlı bir fitokimyasal) kalori yakımını sağlayıp, kilo kaybını artırmıştır.

Çorba (Et veya balık suyuna bol domatesli çorba)

Ana yemeğe başlamadan önce içilen et veya balık suyuna bol domatesli çorba kişiye doygunluk hissi verir. Böylece kişi ana yemeğe geçişte kendisini tok hissettiği için daha az kalori alma eğiliminde olur. Düşük kalorili çorbalar açlığı bastırmakta çok işe yarar.

Yeşil salata

Düşük kalorili salatalar ana yemek öncesi kendinizi doymuş hissettirecek bir başka iyi seçenektir. Yapılan bir araştırmaya göre yemekle birlikte yenen düşük kalorili küçük salata, öğünde alınan toplam kaloriyi yüzde 7, büyük bir salata ise yüzde 12 azaltabiliyor. Ancak araştırmanın sonuçları yüksek kalorili salatalar için tersinin doğru olduğu ortaya koydu. Öğün sırasında yenen yüksek kalorili küçük bir salata alınan kaloriyi yüzde 8 artırırken, büyük bir salata yüzde 17 artırıyor. “Sağlıklı bir salata nasıl hazırlayabilirim” diye düşünüyorsanız; taze ıspanak yaprakları (2 bardak dolusu), 1 orta boy salatalık, 1 orta boy domates ve 1 /4 bardak rendelenmiş havuçla yaklaşık 70 kalorilik, 5,5 gram lif içeren sağlıklı bir salata hazırlayabilirsiniz.

Yoğurt

Yağsız yoğurdun içindeki kalsiyumun zayıflatıcı etkisi olduğu çeşitli çalışmalarla ortaya konmuştur. Bir çalışmaya göre günde 3 porsiyon yüksek kalsiyumlu ve yağsız yoğurt tüketen obez bireyler, düşük kalsiyum ve yağlı yoğurt tüketen obezlere göre yüzde 22 daha fazla kilo ve yüzde 61 daha fazla vücut yağı kaybetmiştir. Burada en etkileyici sonuç ise yüksek kalsiyumlu, yağsız yoğurt yiyenlerin yüzde 81 daha fazla trunkal (karın bölgesindeki) yağ kaybetmeleridir. Yoğurt hem karbonhidrat hem de proteini bir arada bulundurduğu için kan şekeri regülasyonunda ve açlık kontrolünde etkili olmaktadır.

Kuru baklagiller

Kuru baklagiller içeriğindeki lifler dolayısıyla kendinizi tok hissetmenizi daha çabuk sağlar. 1,5 bardak barbunya yaklaşık 8 gram lif, 7 gram protein ve yaklaşık 110 kalori içerir. Baklagilleri yemek olarak tüketebileceğiniz gibi haşlayıp, salata ve çorbalarınızın içine de ekleyebilirsiniz.

Su

Suyun süper besin olarak kabul edilmesinin en önemli nedeni “0” kalori olmasıdır. Eğer yüksek kalori içeren içeceklerden tüketirseniz bunu dengeleyebilmek için daha az yemek zorunda kalırsınız. Araştırmalar gösteriyor ki karbonhidratları içmektense yemek daha iyidir. Su, tüm vücut fonksiyonları için önem taşır ve günün her saatinde tüketilebilir. Suyunuzu sade olarak içmekten hoşlanmıyorsanız, içinde taze meyve dilimleri bekleterek tüketebilirsiniz.

Eviniz Yeterince Güvenli mi?

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yıllık faaliyet raporuna göre Türkiye’de her gün 234 ve her saat 10 ev soyuluyor. 

Sadece 2011’de toplam 89 bin 349 evde hırsızlık vakasının yaşandığı ülkemizde, hırsızlar akla gelmedik yöntemlerle sadece sıradan konutları değil, güvenlik elemanlarıyla korunan siteleri dahi tehdit ediyor. Özellikle ihmal ve doğru sanılan yanlışlar nedeniyle yaşanan ve ev sahiplerinin travmalar yaşamasına neden olan soygunların önüne geçilmesinde en önemli görev ise yine ev sahiplerine düşüyor. Güvenlik şirketi Pronet, güvenlikte doğru sanılan yanlışlar konusunda toplumu bilinçlendirerek ihmallerin önüne geçmenin ve böylece daha güvenli bir yuvaya sahip olmanın mümkün olduğuna dikkat çekiyor.

Yumurtayla Ev Soyuyorlar

Hırsızlar ev sahiplerini her gün yeni bir yöntemle tehdit ediyor. Soyguncuların son olarak geliştirdiği yöntem, evlere yumurta atmak. Hırsızlar yumurtayı ev sahibinin görebileceği bir noktaya atıyor ve bir süre beklemeye başlıyor. Yumurta artıklarının birkaç gün boyunca temizlenmediğini gören hırsızlar, evde kimse olmadığını düşünüp evlere giriyor. Güvenlik güçleri bu yöntemle Marmaris’te son bir hafta içinde çok sayıda evin soyulduğunu belirtiyor.

Yüzde 80’i Evini Değiştiriyor

Türkiye’deki hırsızlık girişimlerinin önemli bir kısmının hane halkı evdeyken gerçekleştiğini ve bunun da büyük travmalara yol açtığını söyleyen Pronet Genel Müdürü Metin Kastro, “En kötüsü de hırsızlığın gece, hane halkı uyurken gerçekleşmesi. Ev sahibi yatağında uyurken bu sırada birisi odaya giriyor ve pantolonun cebinden cüzdanı çalıyor. Örneğin koca ya da eşi uyanıp kafayı kaldırınca, hırsız 'sen yat uyu, seninle işim yok bitirip gideceğim' diyor. Ev sahibi de mecburen korkuyla yatıp sesini çıkarmıyor. Bu aşamada cengaver çıkanlar da oluyor ama sonuçta bu büyük bir risk taşıyor. Karşınızdaki adamın ne olduğunu, neye güvendiğini bilmeden harekete geçmek, ailenizin güvenliğini tehlikeye sokuyor. O yüzden en doğrusu hırsıza bulaşmamak oluyor. Ama bunun sonucunda da büyük travmalar yaşanıyor. Bu travmayı yaşayanların yüzde 80'i de evlerini değiştiriyor" diye konuştu.

Doğru Sanılan Yanlışlar...

Yanlış: Bizim sitede 24 saat özel güvenlik var. Bizim eve hırsız giremez.
Doğrusu: Site girişinde özel güvenlik de olsa, güvenlikçiler yüzlerce kişinin girdiği sitede kimin hırsız olduğunu bilemezler. Ancak olay olduktan sonra müdahale ederler.

Yanlış: Bizim evin kapısı kasa gibi sapasağlam.
Doğrusu: Tüm kapılar açılmak üzere tasarlanmıştır. Kapıda kaldığınızda bir çilingir açıyorsa, bir hırsızın da kapınızı açma ihtimali her zaman vardır.

Yanlış: Benim sigortam var, gerek yok.
Doğrusu: Sigorta ancak bir hırsızlık sonrası zararlarınızı karşılar, hırsızlığı engellemez, üstelik canınızı korumaya almaz. Sigorta ve güvenlik sistemleri birbirinin tamamlayıcısıdır, alternatifi değil

Yanlış: Güvenlik sistemleri pahalıdır.
Doğrusu: Hayır değildir. Abonelik sistemlerine artık yüksek bedeller ödenmiyor.

Ütü Alışkanlığı Nereden Geliyor

Adem ve Havva'nın çıplak bedenlerini süslemek istedikleri Cennet bahçesinden, Paris ve Milano'nun podyumlarına, kadınlar ve erkekler çok eskilerden beri nasıl göründüklerinin hep bilincinde olmuşlardır. 

Günümüzde giyim, benlik ve kişiliğin dışavurumu, bireysellik ve kimliğin uzantısı haline gelmiştir. Ve tarihin bir yerlerinde insan, üzerine kuşandığı giysileri yumuşatmak gibi bir gereksinime yanıt verme çabasıyla ütünün ilk temellerini atmıştır.

Ütünün ya da presin ilk izleri, ilkel insanın yeryüzüne adım attığı çağa uzanıyor. Ancak teknoloji, aşama aşama, zamanın çehresini değiştirdi. Eski iskandinav kadınların mezarlarında, kumaşları düzeltme aracı olarak cam toplar ve biçimlendirilmiş taşlar bulunmuştur. Çinlilere ait eski kayıtlar ise, onların bu iş için seçtigi aracın evde yanan kömürle ısıtılan ve tahta ya da fildişi bir sapla bastırılan pirinç ya da bronz bir tava olduğunu gösteriyor.

Geleneksel pres yaklaşımından ütülemeye ilk geçiş i.Ö. 4. yüzyıl kadar erken bir tarihteYunanlıların kıvrımlı ütüyü icat etmesiyle gerçekleşti. Ocak karıştırma demirine benzeyen ve ısıtılarak kullanılan bu araç daha sonra, karmaşık yüzey ve kıvrımlardaki kırışıklıkları gidermek için kullanılınca, 16. yüzyıl boyunca,  Avrupa'da moda oldu. Ancak Avrupalılar, ısıtılan tavaya benzer bir yaklaşımı, 13. yüzyılda, kendilerine ait kömürlü sıcak kutu biçiminde ortaya koydular. Bu kez kutu, ateşi yanık tutmak için kullanılan bir baca ya da yanma desteği dışında bütünüyle kapatılmıştı. Ne yazık ki bu kutuların oksijen deliğinden kurum dökülmesi gibi bir kusurları vardı ki bu da temiz çamaşırları ütüleme amacını bozguna uğratıyordu.

Orijinali "iron" olan "ütü" sözcüğünün, kökeninde yer alan anlamın belirginlik kazanması fazla zaman almadı. Demir parçasından yapılan ve harici olarak ısıtılabilen bir presleme aracı icat edildi. isteğe bağlı bir araç olan bu ilk ütü neyse ki zamanla değişim ve gelişim gösterdi. icat edilen ilk ütü, tahmin edebileceğiniz gibi, son derece ağırdı ve kumaşı düzelten güç ağırlık ve sıcaklığın birleşiminden oluşuyordu. Zamanla ütünün sapı tahtadan yapılmaya, parmakları korumak için ısı deflektörleri kullanılmaya ve ısı transferini en aza indirmek için çıkarılabilir saplar üretilmeye başladı.  Ancak büyük devrim 17 yaşındaki Mary Webber ütüyü sarmak için plasterler kullanarak hem ısı sağlamayı hem de parmakları ve tahta sapı korumayı başarınca gerçekleşti.

Çok geçmeden kömür gazı (doğal gaz), beyaz gaz (bir tür benzin) ve alkolle işlev gören, kendi kendine ısınan ütüler icat edildi. Ve son olarak da elektrikli buharsız ütüyü buharlı ütü izledi.

Günümüzde ütü, yıkama ve temizleme işlemlerinde, kendine ait önemli yeri korumaktadır. Zaman içinde, teknolojinin getirdiği kolaylıklarla, ütüleme işleminin zorlukları giderilmiştir. Bunun sonucu ise daha zarif kumaşları kullanabilme olanağı ve çok daha canlı bir görünüm olmuştur. Diğer bir deyişle, düzgün kişiliğin gerçek bir yansıması...

Mideniz de Grip Olur!

Havalar soğumaya başladıkça hastalıkların adını daha çok duymaya başladık, özellikle de gribin... Peki midenizin de grip olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz?

Aslında hastalıklar özellikle de bulaşıcı hastalıklar havanın soğumasından değil; insanların kapalı ortamlarda çok daha fazla bulunmasından dolayı artış gösteriyor. Özellikle çocuklarda kreş ve okul dönemlerinde görülen enfeksiyon ve hastalıklar çok daha bulaşıcı. Bunlardan biri de bu yıl itibariyle adını daha sık duymaya başladığımız norovirüsü. Adını ilk duyduğumuzda ‘O da ne!’ dediğimiz bu virüs rota virüsüyle karıştırılsa da çok daha farklı ve korunmak için bir aşısı yok…

Hisar İntercontinental Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İzlem Göçmen’le A’dan Z’ye norovirüsünü konuştuk.

- Norovirüsü nedir?
Norovirüs daha önceleri “Norwalk-like virus” olarak bilinen ve calicivirus olarak adlandırılan bir virüs grubunun üyesidir. Bu virüsle enfeksiyon, mide ve bağırsakları etkileyerek mide gribi adı verilen gastroenterit hastalığına yol açar.

- Hangi yaş grubunda etkilidir?
Norovirüs herkese bulaşma özelliğine sahip ve bir insanın ömrü boyunca defalarca nüksedebilen bir virüstür. Norovirüsler, öncelikle büyük çocuklar ve erişkinlere bulaşırlar. Rotavirüslerden sonra, akut mide gribinin ikinci en önemli sebebi Norovirüslerdir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde Norovirüs enfeksiyonları erken çocukluk çağı sırasında görülmeye başlar.

- Kimler risk altındadır?
Birçok farklı Norovirüs alt grubu vardır ve hastalık geçirildikten sonra bağışıklık uzun süreli değildir. Bu yüzden Norovirüs infeksiyonu bir insanın ömrü boyunca nüksedebilir. Ek olarak, genetik faktörlerdeki farklılıktan dolayı, bazı insanlara bulaşıp, bunu daha şiddetli hastalıklara çevirmesi de söz konusu olabilir.

- Belirtileri nelerdir?
Norovirüs enfeksiyonu; mide, ince ve kalın bağırsaklarda iltihaplı bir hastalık olan mide gribine sebep olur. Bu hastalığın belirtileri; bulantı, kusma ve/veya kramplı ishaldir. Bazı insanlarda baş ağrısı, ateş/üşüme ve kas ağrılarına da sebep olabilir. Belirtiler genellikle kısadır ve yalnızca 1-2 gün sürer. Bununla birlikte bu kısa süre zarfında kişiler kendilerini çok hasta hissedebilir, kusabilir, genellikle hırçın ve dikkatsiz olabilir. Şikayetler genellikle mikrobun alımından 24 ila 48 saat sonra başlar, ancak en erken 12 saat sonra ortaya çıkar.

- Kişiyi etkileme süresi nedir? Çocuklarda ve yetişkinlerde hastalık süresi nasıldır?
Kuluçka süresi 12 ile 48 saat arasıdır. Bulantı, ani başlayan ishal, hafif baş ağrısı, ateş (%50) ve titreme görülür, semptomlar 36 saatte geriler. Sıvı alarak ve diyet ile geçer. Özellikle küçük çocuklarda, yaşlılarda, düşkünlerde ve vücut direncinin düşük olduğu; kalp hastalığı, akciğer hastalığı, şeker hastalığı, kronik böbrek hastalığı gibi hastalıkları bulunanlarda şiddetli seyredebilmektedir.

- Dönemsel bir virüs müdür? 
Norovirüs, kış aylarında mide-bağırsak sistemine yerleşip bulaşma olasılığı yüksek salgınlar şeklinde seyreder.

- Bulaşıcı mıdır?
Norovirüslar, enfeksiyonu kapmış insanların gaita ya da kusmuklarında bulunur. İnsanlar, Norovirüs bulaşmış yiyecek ya da içecekleri tüketerek, Norovirüs bulaşmış eşyalara dokunup, ellerini ağızlarına sürerek enfeksiyonu kapabilirler. Bulaşıcılık, kirli ellerle veya gaita ya da kusmuk bulaşmış çalışma yüzeyleriyle direkt temasla veya kusmuktan yayılan küçücük bir damlacığın hava yoluyla yiyecek, su ve yüzeylere taşınmasıyla gerçekleşebilir. Salgınlara özellikle kirli sularda yetişen kabuklu deniz hayvanlarının tüketimi, salatalar ve donmuş gıdalar sebep olur.

- En çok hangi ortamlarda bulaşma riski vardır?
Norovirüs enfeksiyonu; hastaneler, okullar, kamplar gibi kapalı ve kalabalık ortamlarda hızlı bir şekilde insandan insana ya da kirli gıdalarla bulaşır ve salgınlar yapar.

- Hastalığın atlatılma sürecinde kan grubunun bir önemi var mıdır?
Kan grubu 0 olanların norovirüs enfeksiyonuna karşı bir yatkınlığı vardır. Kan grubu B ve AB olanlar Norovirüs enfeksiyonuna karşı kısmi olarak korunurlar.

- Virüsten korunmak mümkün mü?
Salgınlar hijyen standartlarının yükseltilmesi ile önlenebilir. Bunun için eller sık sık yıkanmalıdır. Özellikle tuvaletlere girmeden önce ve sonra, yemek hazırlama ve yemek yeme öncesi ve sonrasında eller yıkanmalıdır. Norovirüs enfeksiyonu geçiren bir kişinin bulunduğu ortamda tuvaletlerdeki kusmuk ve gaitalar su ile uzaklaştırılmalı ve iyice temizlenmelidir. Hastanın temas ettiği yüzeyler dezenfekte edilmelidir.

- Korunmak için bir aşı var mı? Tedavisi nasıl?
Genellikle Norovirüslara karşı ilaç tedavisi ve koruyucu aşı yoktur. Norovirüs enfeksiyonlarına antibiyotiklerle de müdahale edilemez. Norovirüs hastalıkları, sağlıklı bireylerde kısadır. İshal ve kusmalı hastalıkları olan insanların, su kayıplarını önlemek adına bol sıvı tüketmeleri gerekir. Su kaybı çocuklar, yaşlılar, hastalar arasında Norovirüs enfeksiyonunun en ciddi sonucudur. İnsanlar, oral rehidrasyon sıvıları (ORS) ya da su içmek suretiyle su kaybı ihtimallerini azaltabilirler.

- Kişi hastalığı geçirdikten sonra bağışıklık kazanır mı? Yoksa tekrarlayan bir hastalık mıdır?
Evet, bir insan hayatı süresince birçok kereler Norovirüsla infekte olabilir. Bunun sebebi; çok farklı Norovirüs tipleri olması ve virüsün bir tipiyle infekte olmanın, daha sonra başka bir tipiyle infeksiyonunu önlememesidir. Bu sebepten dolayı, Norovirüsa karşı bir aşı geliştirmek zordur.

Bebeklerin diş sağlığı annede başlıyor

Çocukluk çağı çürükleri, ülkemizde yaygın olarak görülen ağız ve diş sağlığı sorunlarından biri.  Bunu engellemenin yolu,  annelerin önce kendi ağız ve diş sağlığını korumalarından geçiyor.

Halk arasında "biberon çürüğü" olarak bilinen erken dönem çocukluk çağı çürüklerinden korunmak için ebeveynlerin ağız diş sağlığına dikkat etmelerin gerektiğine işaret eden Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Doç. Dr. Şule Çıldır, annelere uyarılarda bulunuyor.

Bebeğinizin sütüne bal, pekmez koymayın

Biberon çürüğüne annelerin kendi ağız-diş sağlığına dikkat etmemelerinin yanı sıra yanlış beslenme alışkanlıkları da neden oluyor. Bazı ailelerin besleyici değerini artırmak ya da çocuğun sakinleşmesini kolaylaştırmak amacı ile süte bal, pekmez ya da şeker gibi tatlandırıcılar kattığını ve "biberon çürüğü" gelişimini hızlandırdığını söyleyen Doç. Dr. Şule Çıldır bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Uykudan önce biberonla verilen süt, uyku sırasında tükürük salgısı azaldığı için dişlerin üzerinde varolan çürük yapıcı bakterilerin asidik bir ortam oluşturmasına neden oluyor. Bu asitler dişlerde önce tebeşirimsi beyaz renkte lekeler, daha sonra da "biberon çürüğü" olarak tanımlanan sarı kahverengi renkte çürükler oluşmasına neden oluyor. Bebeğinizin sağlıklı dişlere sahip olması için bir yaşından itibaren gece boyunca bebeğinize anne sütü dahil süt, meyve suyu, bitki çayı gibi herhangi bir şey vermeyin, sadece su verin.”

Bebeğinizin dişlerini korumanın yolları…

Bir yaşından itibaren bebeğinizi biberonla veya anne memesi vererek uyutmayın.

Biberonla verilen sütten ya da anne sütünden sonra bebeğinize mutlaka su içirerek ağzının çalkalanmasını sağlayın.

Bebeğinizin dişlerini, beslenme sonrasında temiz ve hafif nemli bir gazlı bezi işaret parmağınıza sararak veya parmak fırçalar yardımıyla fırçalayın.

Bebeğinizi özellikle bir yaşından itibaren düzenli olarak bir pedodontiste (çocuk dişleri uzmanına) götürerek, onu erken dönem çocukluk çağı çürüklerinden koruyun.

Ara öğünlerde bebeğinizi mümkün olduğunca dişler üzerine yapışıp kalan karbonhidratlı, şekerli yiyecekler yerine lifli besinler, sebze, meyve, kuruyemişle besleyin.

Üç buçuk, dört yaşına kadar tükürme refleksi tam olarak gelişmediğinden diş macunsuz ya da pedodontistinizin önereceği fluorid içermeyen diş macunları ile bebeğinizin dişlerini fırçalayın. Diş fırçasını mümkün olduğunca küçük başlı ve yumuşak kıllı seçin, ayda bir yenileyin.

Çocukların el gelişimlerinde fırçalamanın önemi büyüktür. Bu nedenle bir buçuk, iki yaşından itibaren çocukların kendi kendine dişlerini fırçalamasına izin verin. Ancak çocuğunuzun el yetenekleri dişlerin tüm yüzeylerini etkili olarak fırçalamasında yeterli olamayacağından sekiz yaşına kadar dişlerini fırçalamalarına yardımcı olmalı, altı yaşına kadar da diş fırçası üzerine konulan diş macunu miktarını kontrol etmelisiniz.

18 Aralık 2012 Salı

İlişkinizdeki üçüncü kişilere meydan vermeyin

Birlikte olduğunuz erkekle aranızda çıkan sorunların nedeni üçüncü şahıslar mı? O halde artık onları devreden çıkarmanın ve bu ilişkiyi ikinize özel kılmanın zamanı geldi.

Bir erkekle bir kadın arasındaki duygusal beraberlik, insan ilişkileri içinde yürütülmesi en zevkli, ama aynı zamanda en zor olanı. Birbirine zıt karakterlerin çatışması, yetersiz ya da yanlış iletişim, anlayışsızlık ve kıskançlık, güç mücadelesi ve birbirine yaşam alanı tanımama, aşk ilişkilerinde en sık karşılaşılan sorunlar.

Ancak bir başka önemli problem var ki, aslında tam olarak ne kadından, ne de erkekten kaynaklanıyor. Tartışmaların sebebi bu kez sürekli araya giren, ilişkiye durmadan müdahale eden üçüncü kişiler. İki gönül bir oluyor ama dış etkenlerden kaynaklanan sıkıntılar yaşandığı için samanlık seyran olmuyor.

Birlikteliğinizde bu tip bir pürüz varsa, aranıza giren her kim olursa olsun ona bu ilişkinin iki kişilik bir ilişki olduğunu göstermeniz yani sınırlarınızı çizmeniz şart. İlişkilerin en sık karşılaşılan davetsiz misafirleri kimler mi?

Anneler ve oğulları

Yüzyıllardır gizemini koruyan, tuhaf ve mahrem bir ilişki söz konusu. Siz de bu ilişkiyi değiştiren ilk kadın olma hayallerinden vazgeçseniz iyi olur. Annesi sürekli aranıza girmeye ve sizi ona kötülemeye çalışıyorsa sakın kızıp sevgilinizle ipleri koparmayın. Onu karşınıza alıp sakin sakin konuşun. Annesiyle arasındaki özel ilişkiye saygı duyduğunuzu, fakat sizin ilişkinizin de özel olduğunu ve aynı saygıyı ondan da beklediğinizi söyleyerek annesiyle sizin hakkınızda hiçbir şey konuşmamasını isteyin. Annesine de olabildiğince nazik ama mesafeli davranmaya gayret edin.

Eski kız arkadaşı

Hala ondan hoşlanan bir eski kız arkadaşın varlığı bile yeterince rahatsız edicidir. Hele bir de ilişkinizi bozup onu yeniden kazanmaya çalışıyorsa… Birlikte olduğunuz erkek safça ‘sadece çok iyi arkadaş’ olduklarını düşünüyor olabilir. Ancak bir kadının duygularını yine bir kadın fark eder. Bu zor durumda adımlarınızı çok dikkatli atmanız gerekiyor. Önce gidip eski kız arkadaşıyla konuşmayı deneyebilirsiniz. Ona artık ilişkinize karışmamasını, duygularını çok iyi anladığınızı, fakat sevgilinizden umudu kesip yeni aşklara yelken açmasının en başta kendisi için iyi olacağını uygun bir dille anlatın. İnkar ederse üstelemeyin. Bu noktada erkek arkadaşınıza rest çekmekten ve bu kadınla görüşmeye devam ederse, ilişkiyi bitirmek zorunda kalacağınızı söyleyerek blöf yapmaktan başka çareniz yok.

En iyi arkadaşınız

Tamamen iyi niyetle üstüne vazife olmayan işlere karışan, haberiniz olmadan gidip sevgilinizle konuşan ve sizin sır olarak verdiğiniz bazı düşüncelerinizi ona taşıyan bir arkadaşa sahipseniz, iki şekilde hareket etmelisiniz: Öncelikle artık onunla birlikteyken ilişkinizi sorgulamaktan vazgeçin. İkincisi ona iyi niyetinden emin olduğunuzu ama yine de bu tarz davranışlarının sizi zor duruma düşürdüğünü, hem sevgilinizle hem de onunla ilişkinizi yıprattığını; duygu, düşünce ve şüphelerinizi anlatmanızın tek nedeninin içinizi güvendiğiniz birine dökme ihtiyacı olduğunu ama artık bu güveni hak edip etmediğinden emin olmadığınızı söyleyin.

Onun arkadaş grubu

Sevgilinizin sizi bir türlü kabullenemeyen ve onu size karşı sürekli dolduran bir arkadaş grubu varsa yapmanız gereken tek şey, birlikte olduğunuz erkeği bu gruptan koparmaya çalışan, kötü kalpli bir cadı olmadığınızı kanıtlamak… Sevgilinize onlarla vakit geçirmesi için fırsat verir, hatta bazen hep birlikte bir şeyler yaparak sizi daha yakından tanımalarını sağlarsanız, size kızmalarını ve ilişkinize girmeye çalışmalarını önlemiş olursunuz.

Menisküsler de hastalanır!

Gençlerde spor yapmaya, ev hanımlarında yoğun ev işlerine, yaşlılıkta ise doku eskimesine bağlı olarak gelişebilen menüsküs yırtıkları hareket kabiliyetini ciddi ölçüde sınırlarken, tedavi edilmediği takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. 

Memorial Antalya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Turan Aydın, menüsküs ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Menisküs, diz ekleminde bulunan kıkırdak bir yapıdır. Eklemde temas yüzeyini artırırken, ağırlıktan oluşan kuvvetlerin eklem yüzeyine dengeli dağılımını şok emici özelliğiyle sağlar. Menisküs benzeri yapılar çene eklemi, köprücük kemiğinin kürek kemiğiyle yaptığı eklemlerde de bulunmaktadır.

Sporcular İçin İç Menisküsler Çok Önemli!

Özellikle iç menisküs sporcular açısından çok önemlidir. Çapraz bağı yırtılmış dizlerde sağlam iç menisküs dizin stabilitesini sağlar ve öne kaçışı engeller. Çapraz bağ yırtılmasıyla birlikte iç menisküs yırtığı da dizin instabilitesinde aşırı bir artma olur. Menisküs yırtıklarında şok emici özelliği ortadan kalkacağından yüklenmenin yoğunlaşacağı temas yüzlerinde kıkırdakta dejenerasyon ( yaşlanma ) başlar.

Menisküs Kendini Hissettirir…

Menisküslerde meydana gelebilecek patolojiler üç grupta incelenebilir:

- Sıklıkla dış menisküste görülen doğuştan anomaliler (diskoid menisküs)
- Sporcularda meydana gelen travmatik menisküs yırtılmaları
- Yaşla birlikte gelişen menisküs dejenerasyonu (yaşlanması)

Doğuştan menisküs anomalilerinde en temel bulgu yeni doğan çocukların dizlerinden ses gelmesidir. Ebeveynler bunu fark edebilir. Böyle bir durumda mutlaka dış menisküs anomalisinden şüphelenilmeli ve araştırma yapılmalıdır. Dış menisküste sık görülen doğuştan anomali (diskoid menisküs) hiçbir travmatik neden yokken menisküs yırtığı belirtileri de verebilir.

Sporcularda meydana gelen travmatik menisküs yırtılmaları, kişinin ani yön değiştirmesi, ani durması sırasında ortaya çıkabilir. Çoğunlukla uzunlamasına olan bu yırtıklar, yer değiştirerek dizin kilitlenmesine neden olur. Ayrıca diz de ağrı ve şişlikte oluşur. Menisküs yırtıklarında görülen  emniyetsizlik hissi  hastalar tarafından “dizin bağının çözülmesi” şeklinde ifade edilir.

Yaşlanmayla birlikte menisküslerde de değişiklikler olmaktadır. Yavaş yavaş içindeki suyunu kaybederek kolay yırtılabilirler. Öte yandan dizlerini kullanarak çalışan bazı meslek gruplarında ( madenciler, din adamları ) menisküslerin dejenerasyonu ( yaşlanması ) daha erken yaşlarda görülebilir.

Menisküs Yırtıklarına Karşı Koruyucu Yaşam Tarzı

Hastanın menüsküsündeki yırtık belirti vermiyor ve hastayı rahatsız etmiyorsa, bu yırtıklara “sessiz yırtıklar” denir. Başka bir nedenle yapılan dizin MRG tetkiklerinde bulunurlar. Belirti verinceye kadar izlenme önerilir. Yırtılan menisküsler kendiliğinden veya eksersizle iyileşmemektedir.  Eğer oluşan yırtıklardan dolayı hastada mekanik semptomlar varsa ( kilitlenme, boşalma gibi ) bu durumda artroskopi adını verdiğimiz kansız ve kapalı yöntemle yırtılan menisküs kısmi olarak temizlenmeli, bütünü korunmalıdır. Yırtık dikilmeye uygun ise dikilmelidir. Tedavide temel ilke menisküsün korunmasıdır.  Menisektomi uygulanan hasta 2 ila 3 hafta sonra normal hayatına dönebilmekteyken, menisküs dikildiyse yaklaşık  6 hafta içinde iyileşme gerçekleşmektedir. Her iki durumda da rehabilitasyon dönemi sona erdiğinde, hasta operasyonlardan önce yaptığı aktiviteleri sürdürebilmektedir. Spor yaparken menisküs yırtılmasından kaçınmak ve  günlük yaşamda menisküsleri koruyucu yaşam tarzını benimsemek, menisküs yırtığı varsa erken tanı ve tedavisinin sağlanmasını önemsemek çok önemlidir.

65 Yaş Üstü Hastalar Tedavi Olmazsa…

Menisküs yırtığı olan yaşlı hastalar, “Tedavi olmazsam ne olur?” sorusunu sık sormaktadırlar. Dejeneratif karekterde olan bu yırtıklar eğer eklem aralığının daraldığı eklem artrozu ile birlikteyse dokunulmamalıdır. Ancak eklem aralığının normal olduğu dizlerde mekanik belirti varsa artroskopik kısmi menisektomi yapılmalıdır. Bu tip yırtıkların tedavisinin geciktirilmesi veya ihmali (3 ayı geçen) yırtığın altındaki kıkırdakta harabiyete neden olarak; eklemin yaşlanmasını hızlandırır.

Kontrolsüz öfke hayatımızı kâbusa çeviriyor!

Son derece insani bir durum olan öfke, kontrol altına alınmadığı takdirde hayatın birçok alanında olumsuz sonuçlara yol açıyor. Günlük hayatın stresi ve bastırılmış duygular da buna eklenince insanlar kontrolden çıkabiliyor.

Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz kişileri derinden etkileyen öfke duygusunu, bu duygunun yol açabileceği problemleri ve öfke kontrolünü anlattı…
Öfke, insan hayatında yaşanılan diğer tüm duygular gibi (sevgi, neşe vb) normal ve doğadaki tüm canlı türlerinde görülen bir duygudur.

Öfke, kişinin herhangi bir tehdit karşında gösterdiği doğal bir tepkidir.
Bu duygu, vücudumuzda fizyolojik ve biyolojik değişimler yaşanmasına da sebep olur. Öfkelendiğimiz zaman beyin savaş ya da kaç şeklinde tepkiler verir. Kişi öfkelendiği zaman, nefes alıp vermesi sıklaşır, stres ve gerginlik baş gösterir, enerjiyi arttıran adrenalin salgısı başlar, kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar, kendisini ve davranışlarını kontrol etmekte zorlanır.

Niçin Öfkeleniyoruz?

Öfke duygusu diğer tüm duygular gibi bilinçaltımızdaki düşünceleri izler. Kişinin olumsuz yaşadığı herhangi bir olay daha sonraları da aynı ön yargıları hissetmesine neden olur. Engellenme, saldırıya uğrama, yoksun bırakılma, tehdit edilme, kısıtlanma gibi durumlarda hissedilen yoğun bir duygudur. Genellikle kişiye yönelik saldırganlığın ortaya çıkması ile sonuçlanır.

Aynı şekilde kişinin yapmaktan çekindiği davranışları başkasının rahatlıkla yapıyor olması bu kişiyi oldukça kızdırabilir. Örneğin her randevusuna erken giden birinin randevuya geç kalan arkadaşına oldukça kızması gibi. Burada kişi kendisinin yapmadığı ve özen gösterdiği bir şeyin başkası tarafından yapılmasına oldukça sinirlenir ve davranışları olumsuz yönde seyreder.  Öfke duygusu bastırılan diğer duyguların tepkimesi olarak ortaya çıkabilir. Utanç, acı ve korku gibi duygular da öfke duygusunu tetikler.”

Tepki, Kişiden Kişiye Değişiyor

Öfke ortaya çıktığında her birey aynı şekilde tepki vermez. Bazıları tepkilerini fiziksel ya da sözlü saldırıda bulunarak ortaya koyarken; bazıları ise daha edilgen ve dolaylı saldırganlığı seçebilir, geri çekilme, kaçınma, uzaklaşma gibi davranışlar gösterebilir. Bireyin öfkesini nasıl ortaya koyacağı, o an içinde bulunduğu konumla, kültürel normlarla, yaşadığı öfkenin şiddetiyle, benzer durumlara daha önce nasıl tepki verdiğiyle, öfkeyle baş etme stratejileriyle çok bağlantılıdır.

Bastırılan öfkenin kaygı ve depresyona yol açtığına dair yapılan araştırmalar vardır. İfade edilmeyen öfke ilişkileri bozabileceği gibi çeşitli sağlık sorunlarına da neden olabilir. Solunum sorunları, mide rahatsızlıkları, baş ağrıları, cilt problemleri, sinir sistemi rahatsızlıkları, dolaşım sorunları gibi birçok hastalık da ortaya çıkabilir. Öfke özellikle açık şekilde gösterildiğinde ve bu tutum diğerleri tarafından yargılandığında kişide benlik saygısında düşmeye, ilişkilerinde çatışmaya, sözel ve fiziksel saldırılara ve iş hayatında uyumsuzluklara neden olabilir.

Öfke Kontrolü Nedir?

Öfke kontrolü, öfkeyi doğru ve yerinde ifade edebilme becerisini kazanmaktır. Amaç, öfkelenen kişinin verdiği tepkileri yumuşatmak ve kişiye saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen iletişim becerisi kazandırmaktır.

Öfke kontrolü ile kişi özel ve iş yaşamında olumsuz yaşanan olaylara karşı daha tarafsız tepkiler vererek olayları doğru bir süzgeçten geçirecek ve ön yargılarından kurtulacaktır.
Bilişsel, duyusal iletişim, duygusal ve davranışsal boyutlarda yapılan değişikliklerle öfke kontrol yöntemleri uygulanmaktadır. Düşünme tarzını değiştirmek, mantıklı düşüncelere odaklanmak, öfkeye neden olan duruma, çözüme yönelik şekilde yaklaşmak ve problemi belirlemek, çözüm yollarının, farklı seçeneklerin neler olduğunu gözden geçirmek, işlevsel bir plan yapmak öfkeyi kontrol etmekte yararlı yöntemlerdendir.

Öfkenizi Bastırmayın, Kontrol Edin!

Öfkenin inkar edilmesi ya da bastırılması kişi için sağlıklı yollar değildir. Çünkü öfkenin kişiyi uyarıcı, koruyucu veya harekete geçirici bir işlevi de vardır. Öfke, bir tehlike anında kişiyi uyarır ve kendisine zarar verici davranışlardan bireyin haberdar olmasını sağlar. Öfkenin sağlıklı şekilde yaşanıp, doğru şekilde kontrol edilebilmesi için öncelikle bu duygunun kabul edilmesi, nedenlerinin, sonuçlarının anlaşılması ve saldırgan şekilde ifade edilmesinin engellenmesi gerekir.

Öfke kontrolünde amaç öfkeyi tamamen yok etmek değildir. Öfkeyi kişinin normal ve sağlıklı sınırlarda hissetmesini sağlamak ve buna bağlı olarak davranışlarını daha kontrollü hale getirmektir. Öfke kontrol problemi üzerinde çalışırken, duygusal ve davranışsal düzeyde değişikliği amaçlıyoruz. Bu da bir uzman tarafından gerçekleştirilen psikoterapi yöntemiyle sağlanabiliyor. Uzmanlar tarafından gerçekleştirilen çalışmalarda da öfke kontrolü, kişiye göre değişmiştir ve olumlu sonuçlar da ortaya çıkmıştır.

Öfke Kontrolünü İçin Neler Yapılabilir?

Öncelikle kabul etmemiz gerekir ki; öfke bir problem çözme aracı, intikam alma yolu, haklı çıkma gerekçesi, başkalarını kontrol etme aracı, başkalarını suçlama unsuru, bir suç işleme nedeni değildir.

Öfkesini kontrol etmek isteyen kişi sinirlendiğinde tepki vermeden önce olayı hızlı bir şekilde değerlendirebilir. Ve bulunduğu ortamdan uzaklaşarak olayın büyümesini engelleyebilir.
Kişi olayları aslında olduğu gibi göremiyor, abartıyor ya da aşırı genelliyor olabilir. Bu çarpıtmayı fark ederek hadiseye daha net bakabilir ve ön yargısız değerlendirme yapabilir.
Aynı zamanda yaşanılan tüm olumsuz olaylar karşısında duygu ve isteklerini zamanında dile getirmelidir. Bu sayede bilinçaltında yatan olumsuz duygularında öfke patlamalarına yol açmasını engellemiş olur. Nefes terapileri yapabilir, içinizden belli bir süre sayarak kendinizi kontrol altında tutabilirsiniz.

Eğer kişi öfkesine tam anlamıyla hakim olamıyorsa mutlaka bir uzmandan yardım almalı ve psikoterapiye başlamalıdır.

Kişinin kendi öfkesini tanıması ve altta yatan nedenleri fark etmesi öfke kontrolünde önemli faktörlerdir. Yapılan psikoterapi çalışmalarında kişinin bilinçaltı duygu ve isteklerine iç görü kazanması, suçluluk, değersizlik, yetersizlik gibi duygularını, fark etmesi ve değiştirilmesi için çalışılır.

Özgüven eksikliği ve çözüm yolları

Kendiniz hakkında olumlu düşünerek, gerçekçi hedefler belirleyerek, 'hayır' demeyi bilerek özgüveni artırmak mümkün...

Özgüven şu kavramlarla tanımlanabilir: fikirlerini kabul ettirmek, iyimserlik, istekli olmak, sevgi, gurur, bağımsızlık, güven, eleştirilere açık olmak, duygusal olgunluk ve kapasitesini doğru değerlendirme becerisine sahip olmak…

Özgüven nedir? 
Özgüven; kendimiz ve yeteneklerimiz hakkında pozitif ve gerçekçi bir anlayışa sahip olduğumuz anlamına gelmektedir. Diğer taraftan, özgüven eksikliği ise; kendinden şüphe duymak, pasiflik, boyun eğme, aşırı uyum gösterme, yalnızlık, eleştirilere karşı hassas olma, güvensizlik, depresyon, aşağılık duygusu ve sevilmediğini hissetme gibi kavramlarla tanımlanabilir.

Özgüven eksikliği nasıl gelişir?
Aşağılık duygusu, umutsuzluk gibi duygular, genellikle evde, okulda veya işte yaşadığımız kimi olumsuz yaşam deneyimlerinden sonra ortaya çıkar. Örneğin, siz büyüme aşamasındayken, ebeveynleriniz size sağlıklı ve destekleyici bir çevre sağlayamamış olabilir. Size karşı çok eleştirel, talepkar ve/veya aşırı koruyucu olabilirler. Sonuç olarak, kendiniz hakkında olumsuz düşünmeye başlarsınız.
Aileden birini veya yakın bir arkadaşı kaybetmek. Örneğin: anne-babanızın boşanması, evinizden ilk kez ayrılıyor olmak (ailenizden ve arkadaşlarınızdan ayrı olmak), erkek/kız arkadaşınızdan ayrılmak.
Başarısızlık, hayal kırıklığı gibi olumsuz olayları bir deneyim gibi algılamaktansa, bunların üzerinde fazla durmak.
Kendini veya yeteneklerini çok acımasız bir şekilde eleştirmek.
Olayların sonuçlarını, gerçekte olduklarından daha kötü bir şekilde değerlendirmek.
Ailenizin ve arkadaşlarınızın, sizinle ilgili istek ve beklentilerini karşılayabilmek için çok fazla baskı hissetme ve bu durumun sizin kendi kimliğinizi geliştirmenize ve kendinize ait kararlar almanıza mani olması.
Gerçekçi olmayan hedefler belirleme.
Başarısızlık korkusu. Örneğin; bir dersinizden kaldığınızda, kendinizi bir dersten kalmış, iyi bir insan olarak düşünmektense, işe yaramaz ve başarısız biri olarak düşünmek.

Özgüveninizi nasıl arttırırsınız?
Kendiniz hakkında olumlu düşünün.
Gerçekçi olan ve beklentilerinizi karşılayan hedefler belirleyin. Makul seviyede hedefler belirleyin ki, böylece başardığınız şeyler, başta ulaşmayı düşündüğünüz hedeflerlere yakın olsun. Bu durum, özgüveninizi ve kendinizle ilgili memnuniyetinizi destekler.
Bir şey başardığınızda kendinizle gurur duyun ve kendinizi ödüllendirin.
Kötü veya üzücü bir şey olduğunda, olumsuz düşüncelerinizin farkına varın. Tamamen duygularınızla hareket etmek yerine, içinde bulunduğunuz durum hakkında mantıklı olarak düşünün.
Zayıf taraflarınız yerine, güçlü taraflarınıza ağırlık verin. Belirli konularda, diğerlerine göre daha becerikli ve iddialı olduğunuzun ve hayatınızın her alanında mükemmel olmanın imkansız bir şey olduğunun farkına varın.
Yaptığınız ve başardığınız şeyleri sadece şansa bağlamayın. Bunun yerine, kişisel başarılarınız için kendinizle de gurur duyun.
Fikirlerinizi savunun. Diğer bir ifadeyle, başkalarının haklarını ihlal etmeden, kendi duygularınızı, düşüncelerinizi, inançlarınızı, ihtiyaçlarınızı, dürüst ve net bir şekilde ifade etmeyi öğrenin.
Haklarınıza sahip çıkmayı öğrenin ve sizin için makul olmayan isteklere “hayır” deyin. Fikirlerinizi açık ifade edebilme konusunda alacağınız bir eğitim, özgüveninizin gelişmesinde size çok yardımcı olabilir.
Yaşamınızda önemli olduğuna inandığınız sorunların bir listesini çıkartın. Daha sonra bunları iyileştirmenin veya değiştirmenin yollarını yazın. Bütün sorunlarınız tabii ki kolay ve hızlı bir şekilde çözülemez ama hemen harekete geçebileceğiniz bazı alanlar da olacaktır.

Özgüveni iyileştirmek için hatırlanması gerekenler
Kötü şeyler yerine iyi şeylere ağırlık verin.
Kendiniz hakkında olumlu düşünün.
Deneyimlerinizden ders çıkartın.
Gerçekçi hedefler belirleyin.
Cesaretli olun.
Öğrenmeye devam edin.
İşe yarar şeyler yapın.
Basitliğe önem verin.
Değişimi hoş karşılayın.

Kaynak:Davranış Bilimleri Enstitüsü
www.dbe.com.tr

Vücut direncini artırmada 7 altın kural

Dikkat! Enfeksiyon hastalıklarından korunmanın en etkin yolu sağlıklı ve dengeli beslenme alışkanlığı kazanmaktan geçiyor.

Mevsim geçişlerinin özellikle nezle, grip gibi üst solunum yolları enfeksiyonlarına davetiye çıkardığı bilinen bir gerçek. Uzmanlar değişik mikrop ve virüslerin, bakterilerin bu hastalıklara sebep olduğu konusunda hem fikir. Özellikle okul, kreş ve plaza ofisleri gibi kapalı ve iyi havalanmayan yerlerde, soğuğun vücut direncini düşürmesi, sağlıksız beslenme gibi etmenlerle birleşince kış aylarında üst solunum yolu hastalıklarının görülme sıklığını artırıyor. Metabolizma hızlanıyor, vücut dokularının yıkımı artıyor, dolayısı ile besin öğelerinin vücuttan atımı da hızlanıyor; protein, vitamin A, vitamin C, demir ve çinkonun vücuttaki miktarı azalıyor. Uzmanlar “Enfeksiyon hastalıklarından korunmada alınacak en önemli önlem sağlıklı beslenmedir”  diyor.

Mevsim geçişlerinden kaynaklanan hastalıklara karşı koruma kalkanı oluşturmak için 7 altın kural;

1- Tükettiğiniz besinleri çeşitlendirin!
Hiçbir besin tek başına vücudun ihtiyacı olan tüm besin öğelerini içermiyor ve besin seçiminde çeşitlilik, sağlıklı beslenmenin temeli olarak ifade ediliyor. Besinlerin her biri içerisinde ayrı özellik ve vücut çalışmasında ayrı işlevi olan değişik türde besin ögeleri barındırıyor. Bu nedenle her gün, her öğün dört ana besin grubundan (süt ve ürünleri / et, yumurta, kurubaklagil /sebze ve meyveler / tahıllar) önerilen düzeylerde tüketmek, besinleri besin ögesi kayıplarını önleyecek ilkeler doğrultusunda hazırlayıp, pişirip, saklamak gerekiyor.

2- Vücutta güçlü bir savunma sistemi için protein ile barışık olun. Protein yanında sebze, meyve tüketin.
Et, yumurta ve süt gibi besinlerde, diğerlerine göre daha çok protein bulunuyor. Bu grup ayrıca demir, çinko, fosfor, magnezyum ile B grubu vitaminlerinden B2, B6, B12 ve B3’den zengin. Özellikle hayvansal kaynaklı besinler oldukları için demir açısından da çok iyi bir kaynak sağlayan bu grup yanında C vitamini sağlayan uygun sebze - meyve ve bunlardan elde edilen sebze ve meyve suları ile tüketildiğinde vücudun mikroba karşı savunmasını ve direncini artırıyor. Son yıllarda hastalık riskleri ve diyet ilişkisi konusunda yapılan araştırmalarda, beyaz etin kırmızı ete oranı en az 4’e 1 olduğunda bireyin daha sağlıklı beslendiği kabul ediliyor. Bu nedenle uzmanlar, sağlıklı beslenmek için haftada en az 2 kez kuru baklagil ve ayrıca demirin iyi bir kaynağı olan kırmızı et tüketmeli, diğer öğünlerde kırmızı et yerine tavuk, hindi ve balık yenilmesini salık veriyor. Özellikle beyin, göz, deri, kalp ve damar sağlığı ve vücudun savunma sistemi için haftada en az 2–3 kez balık tüketmeye dikkat edilmesi gerekiyor..

3- Vücut direncini sağlayan vitamini depolamak için sebze ve meyve tüketin.
Sebze ve meyveler, günlük enerji ve protein gereksinimine çok az katkıda bulunmasının yanında mineral ve vitaminler bakımından oldukça zenginler Folat, A vitaminin ön ögesi beta-karoten, E, C, B2 vitamini, kalsiyum, demir, magnezyum, posa ve güçlü antioksidan etkinlik gösteren bileşenler içeren meyve ve sebzeler işte bunun için çok büyük önem taşıyor Sebze ve meyveler büyüme ve gelişme, hücre yenilenmesi, doku onarımı, deri ve göz sağlığı, diş ve diş eti sağlığı, kan yapımı ile hastalıklara karşı direncin oluşumunda etkin rol oynuyor.

4- Sebze ve meyveyi yoğurt, tam tahıllar, taze ya da kuru meyvelerle zenginleştirerek daha fazla tüketebilirsiniz!
Köfte, patates püresi, karışık et çeşitleri, tavuk ve makarnanın yanında rendelenmiş, parçalanmış ya da doğranmış dolmalık kabak, ıspanak veya havuç gibi sebzelerin garnitür olarak servis edilmesini öneriliyor. Hazırladığınız sandviçlerinizin içine dilimlenmiş ananas, elma, biber çeşitleri, salatalık ve domates koyun. Brokoli, kabak, havuç, biber çeşitleri, domates ve soğan gibi lezzet verici sebzelerle omletlerinizi ana yemek haline getirin. Fırında pişen hamur işlerinde sebze ve meyveleri kullanın. Evde yaptığınız ekmekler, pandispanyalar, gözlemeler ve fırında yapılan diğer hamur işlerinin tarifelerindeki yağın yarısının yerine, elma, erik, muz ve şeftali gibi meyvelerin pürelerinden birini kullanabilirsiniz. Ayrıca lezzet, yapı ve besin ögelerine katkı sağladığından rendelenmiş ya da doğranmış dolmalık kabak, havuç veya diğer kurutulmuş sebzeleri de kullanabilirsiniz.

Unutmayın! Sağlıklı beslenme için günde 2–4 porsiyon meyve/250 ml meyve suyu tüketmek gerekiyor.

Tüm bu hazırladığınız besinlerin yanında meyve tüketebilir veya %100 meyve suyu içebilirsiniz. Sebze, meyve ve bunlardan elde edilen sebze ve meyvelerin sularında yüksek antioksidan potansiyele ve sağlığı geliştirici kapasiteye sahip bileşenler bulunuyor. Bu bileşenlerin sebze ve meyvelere kıyasla, suyundan daha kolaylıkla emilebildiği belirtiliyor. Unutmayın sağlıklı beslenme için günde 3–5 porsiyon sebze, 2–4 porsiyon meyve tüketmek gerekiyor. 1 porsiyon meyve 170 gram meyve suyuna eşdeğer kabul ediliyor. 1 porsiyon meyve suyu ise 250 ml. Bu nedenlerle meyve suyu da, öğünün bir parçası olarak her zaman her yerde her yaş grubunda önerilen düzeyde tüketilebilir.

5- Vitamin C’den zengin turunçgiller, kuşburnu, yeşil yapraklı sebzeler, domates, çilek ve kivi tüketin!
Hazırlama ve pişirme sırasında sıcağın, oksijenin ve pişirme suyunun atılması ile önemli derecede vitamin C kaybı gerçekleşiyor. Araştırma sonuçları, C vitaminin turunçgil olarak alınmasının vücuda hap olarak alınandan daha yararlı olduğunu gösteriyor. Turunçgillerde bulunan biyoflavonoidlerin, C vitamininin dayanıklılığını artırdığı ve emilimini daha elverişli duruma getirdiği belirtiliyor. Bu nedenle günde bir kez ek vitamin almak yerine her öğünde, yemekle birlikte C vitamininden zengin besinlerin alımı demir durumunu farklı etkileyebilir.

6- Sıvı tüketimini artırın.
 Her gün en az 2 – 2,5 litre (8 – 12 su bardağı) su içilmesi gerekiyor. Sıvı alımının karşılanmasında süt, ayran ve %100 meyve suyu gibi içeceklerin tercih edilmesi öneriliyor.

7- Fiziksel aktiviteyi ihmal etmeyin!
 Tükettiğiniz besinlerle aldığınız kalori veya enerjiyi, haftanın her günü 30 dakikalık egzersiz ile dengeleyin. Vücut yağındaki artışın, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, felç, diyabet, bazı kanserler, artrit, solunum problemleri ve diğer hastalıklar için risk taşıdığını unutmayın.

Prof. Sevinç Yücecan

Sosyal Fobiden Kurtulmak İçin...

Öncelikle aşağıdaki maddeleri dikkatlice ve endişeye kapılmadan okuyarak, bu tür bir davranış şekline sahip misiniz tahlil edin...

- Başkaları tarafından kabul görmeme, küçümsenme, eleştirilme, dışlanma endişeleriyle sosyal ilişki gerektiren islerden uzak durma
- Sevilip, sayıldığına kesin inanmadıkça başkalarıyla iletişim kurmak, görüşmek istemez
- Hafife alınıp, dalga geçileceği endişesi ile yakın ilişkilerde rahat davranamaz, bu ilişkilerde tutukluk yasayıp, kendini ve sahip olduklarını ortaya koyamaz
- Başkalarının da bulunduğu iletişim gereken ortamlarda düşünce içerikleri yoğun bir şekilde eleştirilme, dışlanma düşünceleri ile kaplanmıştır
- Hissettikleri yetersizlik duyguları nedeniyle, daha önce karsılaşmadıkları kişilerle ayni ortamda bulunduklarında istedikleri gibi hareket edememelerine, konuşma ve davranışlarında kısıtlılık hissetmelerine yol acar.
- Kişiler kendilerini sosyal acıdan yeteneksiz, renksiz, etkisiz ,zayıf veya diğer kişilere göre daha değersiz bireyler olarak görürler.
- Küçük düşüp, mahcup olacakları seklindeki düşünce yapıları nedeniyle kendi baslarına bireysel girişimlerde bulunamaz ve yeni aktivitelere başlamak ya da başkalarına katılmak istemezler.

Yukarıdaki maddelerle özellikleriniz birebir örtüşüyorsa  çekingen kişilik bozukluğu rahatsızlığınız var demektir.

Önyargılı mısınız?

Bu kişiler yeni sorumluluk ve dolay isiyle eleştiri alma olasılığı, odak noktası olma, üstlerle daha çok ilişki kurma ve inisiyatif kullanma durumları nedeniyle islerinde daha üst konumlara yükselme tekliflerini reddedebilirler. Başkaları hakkında başlangıçta "beni eleştirir, beni aralarına almazlar" diye düşündüklerinden yeni ilişkilere girmekten kaçınırlar. Kendilerinden bahsetmekte, iç dünyalarını açmaları konusunda yanlış anlaşılma ve reddedilme endişeleri nedeniyle zorluk yasarlar.

Kozanızdan Çıkın

Utangaç, ürkek, yalnız, kendini gizlemeye çalışan, sesi soluğu çıkmayan, kendini frenleyen kişilerdir. Olağan şeylerden bile bir çok tehlikenin oluşabileceğini düşünüp, hayatlarını alıştıkları ortam ve kişilerle geçirmeye "kozaları içinde yaşamaya çalışırlar". Korkulu, endişeli ve diken üzerinde gibi olan davranışları başkalarınca alay konusu olabilir. Başkalarına kıyasla toplumdan uzak yaşamayı yeğlerler, bu nedenle tanıyanları azdır ve iletişimleri de az olduğundan yeterli destek bulamazlar. Buna rağmen sevgi, saygı, yakınlık görmek ister, mükemmel ilişki hayalleri ile yaşarlar.

Çekingenliğin Beraberinde Getirdiği Rahatsızlıklar

- Sosyal fobi
- Depresif bozukluklar
- Diğer kişilik bozuklukları (borderline, paranoid, sizoid, sizotipal k.b.)

Tedavi Edilmezse Çekingenlik Daha Fazla Artar

Toplumda yüzde 0.5-1 oranında görülmektedir. Çocukluk yaslarında utangaç, yabancılar arasına çıkamayan, yeni durumlar karsısında endişe edip, gerileyen, oyunlara katılmakta isteksiz ya da pasif kalan çocuklardır. Yıllar geçip, ilişki gereği arttıkça daha çok çekingenlikleri ortaya çıkar.

Çekingenlikten Kurtulmak İçin

Tedavisinde psikoterapi birinci planda yer alıyor. Bu süreçte gerekirse ilaç tedavisinden de yararlanılıyor. Uzmanlar, özellikle medikal tedaviyle birlikte yürütülen terapilerin oldukça başarılı sonuçlar verdiğine dikkat çekiyor. Ancak, çekingenliğin boyutları ne kadar yoğunsa, tedaviden alınan başarı oranı da o kadar düşüyor. Dolayısıyla tedaviye mümkün olduğunca erken başlanması önemli.

Hobi Edinin

Çekingenlikten kurtulmak için mutlaka bir hobi edinmelisiniz. Ancak grup çalışması gerektiren etkinlikleri seçmeye özen gösterin. Örneğin, basketbol, voleybol ya da tiyatro çekingenliğinizi üzerinden atmanız için birebir. Ortaya çıkan sonuçta, grup üyesi olarak kendi emeğinizin de var olduğunu bilmeniz, hem gruba olan bağlılığınızı artıracak, hem de özgüveninizi kazanmanızı sağlayacak.

Rüyalar Hakkında Bilgi Verir mi?

Rüyalar ve anlamlarına dair yorumlar herkeste farklı bir merak uyandırırken, burçlar ve doğum haritalarıyla rüyaların doğrudan ilişkili olduğunu çoğumuz belki de ilk defa duyuyoruz. 

Rüyaların astrolojinin ilgi alanına girmediğinin altını çizen Ünlü Astrolog Su Karakuş, ancak doğum haritası ile kişilerin rüyaları arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ve gördüğümüz rüyaların burcumuzdan bir önceki burç tarafından şekillendirildiğini belirtiyor.

Doğum Haritası ve Rüyalar…

Rüyalar bilinçaltımıza kaydettiğimiz günlük olayları, korkuları, duyguları yaşadığımız veya rehberliğinden yararlandığımız işlevi ve gizemi hala çözülememiş algılardır. Deneysel sipritüalistler, parapsikologlar ve psikiyatrisiler rüyalarla ilgilenen gruplardır.
Astrolojik açıdan bir doğum haritası o kişinin rüyaları ve rüya rehberliği hakkında geniş bilgi verebilir. Örneğin Koç, Yay, Balık, Yengeç ve Aslan burçları rüyalarla yakından ilgilidir.

Burçlar ve Rüya Alemi…

Rüyalarımızla ilişkimizi burcumuzdan bir önceki burç belirler. Örneğin; Koç burcu için Balık burcu rüya dünyasının kapısını aralar. Bu durum sezgisel alan rüyalarını açıklar. Yay burcu için ise Akrep burcu rüya alanına girişin anahtarıdır. Burada gizem ve bilinmeyene duyulan merak sezgileri yükseltir rüyalarla bağı arttırır.

Aslan burcu açısından Yengeç burcu bize rüya yolunu gösterir. Bu durumda duygular ve duyuların zenginliği Aslan burcunun rüyalarla ilişkisini güçlendirir.

Yengeç ve Balık burçları rüyalarla doğrudan ilişkilidir. Balık burcu genel olarak rüyaları ve hayalleri simgeler. Yengeç burcu yaşamda kalabilmek için rüyaların rehberliğinden en güçlü şekilde yararlanan burçtur. Genellikle Yengeçler rüyalarını gerçek hayatta doğrudan yaşayabilirler.

Hangi Burcun Rüya ile İlişkisi Nasıldır?

Koçlar genellikle rehber rüyalar görür. Hastalanacağı zaman kabus, güzel bir olay yaşayacağında yeşillik, deniz, mavi görür.

Boğalar rüyalarına değil günlük olaylara önem verir. Rehber olarak mantığını kullanır. Düşmanlığı öne almayan temiz kalbiyle zaman zaman öncü rüyalar görebilir.

İkizler ise rüyaları genellikle bilinçaltına attığı olaylar ve acılarla doludur. Geçkin yaşlarına kadar okul anılarını rüyasında görebilir.

Yengeçler rüyalarını gördüğü şekliyle günlük hayatında yaşar. Savunmasızlığını rüyalarının öncülüğünde kendini koruyarak tolere eder.

Aslanlar  rüyaları kadar sezgileri de rehber olarak kullanır. Rüya günlüğü kullanmak konusunda çok disiplinli davranabilir.

Başaklar rüyaları gelişmiş anksiyete eğilimi nedeniyle kabus veya bilinçaltı rüyaları şeklinde olur. Gördüğü rüyaları hatırlayabilmesi için zihinsel olarak sağlıklı olmalıdır.

Teraziler rüyalarını genellikle hatırlamaz. Hatırladığında ise mantıklı simgesel açıklamalar bulmaya çalışır. Rüyalarının sembolik dilini çözmeye çalışır.

Akrepler rüyaları kabus, gizem, cinsellik içeriklidir. Hatırladığı rüyaları mutlaka geleceği de işaret eder. Düşme korkusu rüyalarına mutlaka yansır.

Yaylar rüyalara önem verir. Sezgilerine ve rüyalarının gerçekleşeceğine inanır. Bu konuda deneyimlerinden yararlanır.

Oğlaklar rüyalarını hatırlamayan burçlardandır. Kafası ve bilinçaltı güvenlik, para, kariyer konuları ile o kadar meşguldür ki güvenliğe ve uçmaya, düşmeye dönük rüyaları sıklıkla görür ancak hatırlayamaz.

Kovalar uçmak, olağanüstü güçlere sahip olmak rüyalarının vazgeçilmez figürleridir. Fantastik rüyalar görmekten hoşlanır. Rüyalarının sembolik dilini mutlaka çözer.

Balıklar ise rüyaları bilinçaltının zor anılarını yansıtır. Rehber ve geleceği anlatan rüyaları sıklıkla görür. Rüya görmek için uykusunu uzatmaya çalışır.

Güne yorgun başlamanın sebebi

Uzmanlar tarafından yapılan araştırmalar, sabahları halsiz ve yorgun uyanıp güne yorgun başladığı şikayetinde bulunanların büyük çoğunluğunun Fibromiyalji sendromu ile karşı karşıya olduğunu ortaya çıkardı. İşte güne yorgun başlamanın sebebi olan Fibromiyalji sendromu hakkında merak edilenler…

Sabahları halsiz ve yorgun uyanıyorsanız, yeteri kadar uyumanıza rağmen uykunuzu iyi alamadığınızı düşünüyorsanız ve tüm vücudunuz ağrıyorsa bu durum “Fibromiyalji sendromu” (FMS) adı verilen yumuşak doku romatizmasına işaret ediyor olabilir.

Uz. Dr. Demet Tekdöş Demircioğlu, fibromiyalji sendromu ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Kadınlarda daha sık görülüyor

Fibromiyalji sendromu yaygın ağrı şikayeti ile birlikte, hassas noktaların varlığını kapsayan bir yakınmalar topluluğudur. Toplumda sıklığı yüzde 1 ile 5 arasında değişmektedir. Sıklıkla kadınlarda görülmekle beraber; her iki cinsi ve her yaş grubunu etkileyebilen bir durumdur.

Çoğunlukla yaygın vücut ağrısı, uyku bozukluğu, yorgunluk, tüm vücutta tutukluk, baş ağrısı, ellerde ve ayaklarda uyuşma gibi pek çok farklı yakınmalar bir arada görülebilmektedir.

Bu sendromun nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte; travma, spor yaralanmaları, uyku bozuklukları, otonomik disfonksiyon, psikolojik bozukluklar ile ilişkili olabileceği bilinmektedir.

3 aydan fazla süren belirtilere dikkat!

Fibromiyalji tanısı, sıklıkla kronik ağrı öyküsü ve hassas noktaları ortaya çıkaran fizik muayene ile konulur. Bu öykü en az 3 aydan beri sürmekte olan vücudun üst ve alt yarısında yer alan ağrıyı da içermelidir. Fizik muayene 18 adet daha önce tanımlanmış hassas noktanın 11 tanesinde ağrı oluştuğunu göstermelidir. Yakınmayı açıklayacak fiziksel bulgunun olmaması beklenmekle birlikte bölgesel ve sistemik hastalıkların ayırıcı tanısının yapılabilmesi için ayrıntılı muayene yapılması önemlidir.

Hastalık konusunda bilinçli davranın

Fibromiyalji sendromunun ilerleyici olmaması ve hastalarda uzun dönemde yaşam süresinin etkilenmediği unutulmamalıdır. Öncelikle hasta eğitimi önemlidir. Uzun süreli oturma, ayakta durma, stres, uzun süreli yazı yazma, ağırlık kaldırma, kolların gergin pozisyonda çalışma yüzeyinde bulunması gibi faktörler fibromiyaljinin belirtilerini şiddetlendirebileceği akılda tutulmalıdır.

Uygun tedavi ağrıyı azaltarak yaşam kalitesini yükseltir

Tedavide amaç ağrı ve yorgunluktan yakınan fiziksel ve sosyal yaşamı etkilenmiş kişinin yakınmalarına yönelik tedavi seçeneklerini hazırlamaktır. İlaç tedavisinde ağrı kesiciler, kas gevşeticiler, antidepresanlar tercih edilir. Fizik tedavi ajanlarının yanında egzersizler (Yürüyüş, koşu, bisiklet egzersizleri) önerilir.

Fibromiyaljinin tedavisinde ilaç tedavisi daha çok hastanın şikayetlerine yönelik uygulanır. Fizik tedavide sıcak, soğuğun ve elektriksel uyarının fizyolojik etkilerinden yararlanarak kaslarda gevşeme ve yumuşak doku ağrılarının giderilmesi amaçlanır.

Aerobik egzersizler örneğin yürüyüş, egzersiz bisikleti ve su tedavileri ağrıyı kontrol altına almaktan çok hastaların fiziksel fonksiyonlarını artırır, ağrılı noktaların algılanmasını azaltır.

Bu tedavi yöntemlerinin kombine olarak uygulanmasının daha faydalı olduğu yapılan çalışmalar da gösterilmiştir. Fibromiyalji sendromunun kesin tedavisi yoktur ancak, uygulanan tedavi yöntemleri ile hastalar ağrıyı daha az algılar ve yaşam kalitelerini yükseltirler.

Hareketsizlik birçok hastalığın nedeni

Uzmanlar, kronik hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde beslenmenin yanı sıra egzersizin de çok önemli bir yer tuttuğunu belirtiyor.

İnsanların ölüm nedenleri yıllar geçtikçe ciddi değişimler gösterdi ve göstermeye de devam ediyor. Bundan 100 yıl önce enfeksiyon hastalıkları insanların asıl ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alırken, günümüzde hareketsizliğin yarattığı hastalıklar ilk sıraya yerleşmiş durumda.

Kronik hastalıklarda egzersiz çok önemli!

Hareketsizlik; obezite, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları ve tip 2 diyabet gibi hastalıklara neden olabiliyor. Bu hastalıkların tedavisinde ya da önlenmesinde ilaçlar ve beslenmenin yanı sıra egzersiz de çok önemli bir yer tutuyor. Egzersiz, son 50 yıl içinde kronik hastalıklarda ve onların oluşmasının önlenmesinde giderek önem kazandı ve önemi her geçen gün giderek artıyor.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı bu hastalıkların tedavisinde egzersizin önemini anlattı.

Kronik hastalıkların tedavisinde egzersizin yeri nedir?

Son 50 yıl içinde kronik hastalıklarda ve onların oluşmasının önlenmesinde egzersiz giderek önem kazandı ve önemi her geçen gün giderek artıyor. Artık hekimler tip II şekeri, tansiyonu, kalp damar hastalığı, kireçlenmesi (Osteoartrit), hiperlipemisi (Kan yağlarının artması) ve osteoporozu olan hastalarda sadece ilaç kullanılarak hastalığın tedavi edilemeyeceğini biliyor. Hastalar hangi ilacı alırsa alsın, diyetine dikkat etmeden ve egzersizini yapmadan hastalığını kontrol altına alamaz. Bu hastalıkların yanı sıra bazı kanser türleri ve depresyondan da korunmak için egzersizin şart olduğu artık bilinen önemli bir başka gerçek.

Hekimler gerekli gördükleri hastalarına nasıl ilaç reçetesi yazıyorlarsa, egzersiz için de, aynen ilaç gibi doz-cevap ilişkisi gösterdiği ve seçilen egzersizin tipine göre cevap ortaya çıktığı için, aynen ilaç gibi bir reçete hazırlamalı. Reçete, egzersizin haftada kaç gün, bir günde ne kadar süre ile, hangi şiddette ve hangi egzersizleri yapılacağının tarifini içermeli.

Egzersizin kesinlikle etkili olduğunun bilindiği hastalıklar nelerdir?

Düzgün planlanmış bir egzersiz programının insülin direncinde, tip II diyabette, dislipidemi, hipertansiyon, obezite, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, kalp ve damar hastalığı, kalp yetmezliği, osteoartrit, fibromiyalji, kronik yorgunluk sendromu ve depresyon tedavisinde çok etkili olduğu ortaya konmuştur. Egzersizin ayrıca kanser ve astımda da olumlu etkileri bulunduğu belirtilmektedir.

Egzersizin de ilaç gibi yan etkisi var mıdır?

Bir ilaç olarak düşündüğümüz egzersizin tabii ki diğer ilaçlar gibi bir takım zararları, yan etkileri de olabilmekte. Dolayısıyla yapılması önerilen egzersizlerde, kişide olası iyileşme durumunu, egzersizin yan etkilerini ve zararlı durumlarını da mutlaka düşünmek gerekmekte. Şekeri ve aşırı kilosu olan bir hastanın, nasıl olsa hekimler yürüyüş öneriyorlar diye egzersizi basite indirgeyerek sadece yürüyüş yapması, hastaların birbirlerinin ilaçlarını kullanması gibidir.

Egzersiz, yeterli dozda yapılmadığı zaman yararlı olamazken, çok veya uygun olmayan kişilerde yapılması durumunda ise sorun ortaya çıkartabilmektedir. Yürümek, gerçekten de çok yararlı bir spor. Ancak hastanın öncelikle, yürümeye bir engelinin olup olmadığının gözden geçirilmesi; yürümenin hangi hızda olacağının, haftada kaç gün ve her gün ne kadar yapılacağının da belirtilmesi gerekiyor. Bunların belirtilmesi durumunda kişinin yürüyüşü güvenli ve çok daha etkin bir hale gelir.

Egzersizin şiddetiyle sağlayacağı yararın arasında nasıl bir ilişki vardır?

Egzersizin şiddetinin artması, beklenen yararı belirli bir ölçüde artırır. Bu yarar kişinin sahip olduğu aktivite düzeyi ile ciddi ilişkilidir. Ciddi egzersiz yapan kişilerde bu yarar nispeten daha düşükken, egzersiz yapmayan kişilerde bu cevap çok daha belirgindir. Ama aynen ilaçta olduğu gibi bu yanıtta da bireysel farklılıklar mevcuttur.

Günümüzde sayıları giderek artan ve yaşamımıza daha çok girmeye başlayan spor salonları, bu konuda yardımcı olabilir mi?

Sağlık durumumuzu temelden etkileyen üç önemli öğe var. Bunlar; genetik, beslenme ve egzersiz. Bunlardan son ikisi değiştirilebilir nitelikte olup, spor salonları bu anlamda sağlıklı kişilerde çok yardımcı olabiliyor. Üstelik spor salonlarında egzersiz yapan bireyler, kendi başlarına egzersiz yapan bireylere göre daha uzun süre egzersize devam ederler.

Egzersize uyum, aynen uzun süreli ilaç kullanımına benzer. Bir ilacı uzun süre düzenli almak gerçekten çok zordur. Nitekim yapılan çalışmalar günlük düzenli alınması gereken kemik erimesi ilaçlarının, bir yıl sonra, çoğu hasta tarafından kullanılmadığını gösteriyor. İlaç firmaları bu yüzden daha seyrek; haftalık, aylık kullanılabilen ilaçları üretmenin çabasındadırlar ve bu şekilde devam sorununu kısmen çözmüşlerdir.

Maalesef aynı durum egzersiz için söz konusu değil, ama kişileri zaman zaman spor salonunda egzersiz yaptırmak onların egzersize devamları açısından etkili bir yol olarak karşımıza çıkıyor. Bu açılardan spor salonları çok önemli bir yardımcı olarak karşımıza çıkıyor.

Ancak spor salonları, olabilecek sağlık ve hukuki sorunlar yüzünden, mümkün olduğunca sağlıklı bireyleri salona kayıt etmek istemekteler. Spor salonlarında çalışan kişiler egzersizi çok iyi bilmelerine karşın maalesef hastalıklar ve egzersiz konusunda yeterince bilgiye sahip değiller.

Ve maalesef, kronik hastalıkları olan bireylerde spor salonları etkin olarak kullanılamamakta. Bir yandan spor salonları onları kayıt etmek istemezken, diğer yandan onlar sağlıkla ilgili sorunları yüzünden buralara başvurmamaktadır. Dolayısı ile kronik hastalığı olan bireylere yardımcı olacak, onların sağlıklı spor yapmalarına olanak sağlayacak yapılanmalara olan ihtiyaç her geçen gün artıyor.